Gönderen Konu: BİLİŞSEL PSİKOLOJİ  (Okunma sayısı 14767 defa)

sehzadeyavuz

  • Ziyaretçi
BİLİŞSEL PSİKOLOJİ
« : Mayıs 13, 2008, 08:06:13 ÖS »
BİLİŞSEL PSİKOLOJİ

YILMAZ ÖZAKPINAR

GİRİŞ: Tarihsel perspektif

   Bilişsel psikoloji, insanın bir yandan dış dünyayı algılama ve zihninde tasarımlama süreçlerini, bir yandan da o tasarımlara göre eylemlerini oluşturma süreçlerini araştırır. Algılama, öğrenme, hatırlama, düşünme, hayal etme gibi zihinsel süreçler ile dünyaya uyum sağlamaya ve  dünyayı değiştirmeye   yönelik eylemleri oluşturma süreçleri bilişsel psikolojinin ilgi alanına girer. Bilişsel psikoloji, merkezsel zihin süreçlerine önem veren kendi karakteristik yaklaşımının bilincinde bir psikoloji disiplini olarak 1970’ten bu yana ön plana çıkmıştır. Bilişsel psikolojinin içeriğindeki ve araştırma tekniklerindeki özellikleri daha iyi değerlendirmek için onu, psikolojinin  bir bilim olarak gelişim perspektifi içinde görmek yerinde olacaktır.

Psikolojinin felsefe içindeki kökleri
   Deneysel metodun doğa bilimleri ile ilgili konularda bile tam anlamıyla düşünülmediği çağlarda filozofların psikolojik gerçekleri araştırmak için içebakış ve spekülatif muhakeme yoluyla zihin felsefesi yapması kaçınılmazdı.  Bu çerçevede en belli başlı problemlerden biri de insan bilgilerinin kaynağı  problemiydi. Bu problemi aydınlatmak için ortaya atılan görüşler rasyonalizm ve ampirizm adı altında iki ana grupta toplanabilir.
           Rasyonalizme göre bilgiye akılla erişilir. Rasyonalist filozofun gözünde duyular güvenilir değildir. Duyu gözlemleri yanıltıcı olabilir. Oysa rasyonalist filozof kesin bilgi ve mutlak gerçek peşindedir. Bu kesinlik gereksinimi yüzünden onun gözünde matematik ideal bilgidir. Doğa kanunlarında mutlak kesinlik bulma isteği, rasyonalist filozofu, tutarsız, değişken ve sonuçta güvenilmez bulduğu duyusal gözlemlerden yüz çevirip akla apaçık görünen mutlak ve değişmez prensipler koymaya ve sonra da o prensiplerden zorunlu tümdengelim mantığıyla kesin sonuçlar çıkarmaya yöneltmiştir. Zihninde sabitleştirdiği akıl temeli üzerindeki gerçeklik binası, rasyonalist filozofun kesinlik ihtiyacını tatmin etmiştir. Fakat rasyonalist filozof, gevşek  bir zemin üzerinde heybetli bir bina kurmuştur. Çünkü bugünkü bilimsel düşünme biçimi, apaçık görünen “mutlak ve değişmez” prensibin sorgulanması gerektiğini ve başlangıçtaki  her prensibin varsayımsal olarak konulması gerektiğini göstermiştir. Rasyonalist filozof ne kadar sağlam muhakeme yaparsa yapsın, başlangıçtaki prensip yanlış ise ona dayanılarak çıkarılan bütün sonuçlar da yanlış olacaktır.
Ampirizme göre bilgilerin kaynağı duyulardan gelen deneyimlerdir.Ampirist filozofun gözünde, doğuşta, yani her türlü duyusal deneyimden önce zihin boş bir levhadır. Zihin denilen şey duyuların verdiklerinden oluşur. Böyle olunca, deneyimler kazanmakta iken duyuların gösterdiğinin ötesine geçen her yargı temelsizdir.
Felsefeden ayrı bir bilim dalı olarak psikoloji, 19.yüzyılın son çeyreğinde Alman bilim adamı Wilhelm Wundt eliyle ampirist felsefe yönelişi çizgisinde kuruldu. Wundt, Ampirist felsefenin uğraştığı duyum, algı, dikkat, çağrışım, hayal, duygu gibi zihinsel içerikleri ampirist filozofların yaptığı gibi içebakış yoluyla, fakat kontrol altında tutulan koşullarda analiz ediyordu. Bilinçteki yansıması içebakışla analiz edilen uyaranların şiddeti ölçülüyordu. Doğru ve incelikli içebakış yapılması için deneklere özel bir eğitim veriliyor, yapılan bildirimlere ve reaksiyonlara ilişkin protokol tutuluyor, gerekli ve mümkün hallerde reaksiyonlar ölçülüyordu.

Psikolojinin fizyoloji içindeki kökleri
Psikolojinin başka bütün bilimler gibi felsefeden ayrılarak bağımsız bir bilim olduğu söylenir. Bu deyiş genel anlamda doğru olmakla birlikte, somut tarihsel olgu, psikolojinin fizyoloji içinde filizlendiğini gösteriyor. Wundt,  Leipzig Üniversitesi’nde Deneysel Psikoloji Enstitüsü adıyla ilk psikoloji laboratuarını kurmadan önce Heidelberg Üniversitesi’nde fizyoloji doçenti idi. Büyük fizyolog Hermann von Helmholtz profesör ve fizyoloji bölüm başkanı olarak Heidelberg Üniversitesi’ne  gelince Wundt onunla birlikte çalıştı. Helmholtz, kendini bir psikolog olarak görmemekle birlikte, görme ve işitme duyu organlarının işlevlerini incelerken bugün algı psikolojisinin temel içeriğini oluşturan birçok probleme fizyolojik araştırmanın doğal uzantısı olarak el attı. Wundt ise felsefe ve psikoloji problemlerine gittikçe artan bir ilgi gösterdi ve felsefe öğrencilerine yönelik  psikoloji dersleri verdi.
Wundt, psikoloji ders kitabı olarak 1873-4’te yayınladığı Grundzüge der Physiologische  Psychologie (Fizyolojik Psikolojinin Esasları) adlı kitabında, psikolojiyi, anatomi ve fizyolojiyi tamamlayan bağımsız bir disiplin olarak sundu. Wundt, Heidelberg’e gelen Helmholtz’a büyük saygı duymakla birlikte ikisi arasında bir yakınlaşma bir türlü olmadı. Wundt, psikolojinin geleceğini merkezsel sinir sisteminin anatomi ve fizyolojisiyle yakın ilişkide görüyor ve psikolojinin inceleme konusunun bilinç olduğunu söylüyordu. Herkesin bilinci yalnızca kendine açık olduğuna göre, psikolojinin konusunu “bilinç” olarak seçme, psikolojinin inceleme metodunu ister istemez empoze ediyordu: içebakış (iç gözlem, entrospeksiyon) metodu.  Psikolojiyi bağımsız bir bilim olarak kurma çabası çerçevesindeki içebakış metodunun filozofların yaptıkları içebakıştan farkı, standart ve kontrollü koşullarda sistematik olarak yapılmasıydı. Bilinç analiz edilirken uyaran tarafında ve reaksiyon tarafında ölçme yapmaya özen gösterilmesi de bir başka farklılıktı.
Wundt’un psikolojik yaklaşımından, sözcük anlamı “yapısalcılık” olan  strüktüralizm terimi ile söz edilirse de Wundt ile ilgili olarak bu terimin içerdiği kavramı, Gestalt psikologlarının organizasyona, yapılanmaya ve bütünselliğe önem veren anlayışından ayırt etmelidir. Yine Wundt’la ilgili kullanıldığında bu terimi, modern antropolojide ve lengüistikte bütünsel anlamın her öğenin belirli ilişkiler içinde birbirine ayarlı olmasından çıktığını vurgulayan “strüktüralizm”den ayırt etmelidir. İçebakışçı psikolojide strüktüralizm, parçaları bütünün ışığında anlamayı ya da algılamayı değil, bilinçteki bütünü, onu oluşturan öğeleri analizle saptayarak anlamayı ifade eder.   
Bilinç hallerinin analizini psikolojinin konusu olarak görme ve içebakışı psikolojiye özgü bir metot olarak benimseme,  psikolojiyi başka bilimlerin genel metodundan ayrı düşürdü. Fizik, kimya ve biyoloji bilimlerinde herkese açık gözlemler yapılır; gözlenen olguları açıklamak için varsayımlar kurulur ve sonra da bir muhakemeye göre yeni birtakım olgularla varsayımların doğruluğu sınanır. Helmholtz bu metotla birçok psikolojik olgu saptamış ve sınanabilir açıklamalar ortaya koymuştur. Eğer psikolojik ilgi, çalışkan ve titiz Wundt’un Leipzig laboratuarına odaklanmasaydı, Wundt gibi ampirist olan Helmholtz çizgisindeki araştırmalarla belki de psikoloji,  fizyolojinin doğal uzantısı olarak yine bağımsız bir bilim olarak gelişecekti. Öyle olsaydı, psikoloji başka temel bilimlerle ortak metodolojisi olan objektif deneysel bir bilim olacaktı. Büyük bir olasılıkla o zaman,  Amerika Birleşik Devletleri’nde psikolog John Watson’ın 1913’te Psychological Review’de yayınlanan “Psychology as the Behaviorist Views It” (Behavioristin Bakışıyla Psikoloji) başlıklı bir tek makalesiyle patlak veren ve psikolojiyi yarım yüzyıl kısırlaştıran behaviorizm devrimine gerek olmayacaktı.

Wundt’un içebakış metoduna başkaldırı
Watson, içebakış metodunu sübjektif ve tutarsız sonuçlar verdiği için reddediyordu. Watson, “bilinç” ve “zihin” kavramlarına hiç başvurmaksızın psikolojik olguların saptanabileceğini söylüyordu. Ona göre psikolojinin teorik amacı, davranışın kestirilmesi ve yönetilmesi idi. Behaviorist, canlıların davranışlarını, insan ve hayvan arasına bir duvar çekmeden birleştirici bir yaklaşımla inceleyecekti. Wundt’un, psikolojinin konusu olarak bilinci ve metodu olarak içebakışı seçmesi, hayvanların, çocukların ve anormal kişilik gösterenlerin incelenmesini daha baştan dışlamış oluyordu. Oysa, objektif olarak gözlenen uyaranlar ile objektif olarak gözlenen tepkiler arasındaki ilişkileri saptamayı iş edinen bir psikoloji, içebakışa dayanan bilinç psikolojisinin dışladığı inceleme alanlarını kapsamı içine alacaktı. Daha önce çeşitli canlı türlerinin davranışlarını inceleyen karşılaştırmalı psikoloji araştırıcıları, antropomorfik düşünmeye karşı uyarmışlardı. Şimdi behavioristler, bilince yansıyanlara göre davranışlara ilişkin sonuçlara varmaya karşı uyarıyordu. Hele bilinçte yaşananların niteliklerini içebakışa dayanarak tartışmanın hiçbir anlamı yoktu. Sonuçlar belirsiz ya da çelişkili olduğu zaman deneysel koşulların kontrol altında olmadığını gösterecek yerde kişinin içebakışının dikkatsiz olduğunu iddia etmenin bir çözüm sağlamayacağı açıktı.

Wundt’un analizciliğine karşı Gestalt psikolojisinin
bütünsel kavrayış yaklaşımı
Watson’ın içebakışçı psikolojiye protesto niteliğindeki makalesinin yayınlanmasından bir yıl önce, 1912’de Almanya’da psikolog Max Wertheimer Zeitschrift für Psychologie’de “Experimentelle Studien über Sehen von Bewegung” (Hareket Görme Üzerine Deneysel İncelemeler) başlıklı bir makale yayınladı. Makalede, karanlık bir odada oturtulan deneğe dönüşümlü olarak yanıp sönen iki ışık noktasının sunulduğu bir deney bildiriliyordu. Işık flaşları arasındaki zaman aralığı 0.2 saniyeden fazla olduğu zaman denek yanıp sönen iki ışık flaşı görür; fakat zaman aralığı 0.2 saniyeden az olursa ileri geri sürekli hareket eden bir ışık flaşı görür. Gerçekte bir hareket olmadığı halde denek görünürde bir hareket (phi phenomenon) görür. Bu deney, Wundt’un bilinç içeriklerini analiz etmeye dayanan psikolojisine ağır bir darbe olarak değerlendirildi. “Görünürde hareket” fenomeni, bilinci öğelerine ayrıştırarak anlama girişiminin yetersizliğini gösteriyordu. Çünkü algılanan şey, duyum öğeleri değil, onların sebep olduğu farklı nitelikte bir deneyimdi. Görünürde hareket, basit duyumlardan doğan fakat onlara indirgenemeyen bir deneyimdi. Kısacası, görünürde hareket, bir algısal bütün (Gestalt) idi. Bütünsel fenomen bilinçte doğrudan oluşuyordu ve onun özelliği ancak doğrudan inceleme ile anlaşılabilirdi. Gestalt psikologları, zihnin bütünsel kavrayışını vurguladı ve bunun yalnız algıda değil öğrenmede, hatırlamada ve problem çözmedeki önemini gösterecek deneyler ve gözlemler düzenledi.
Gestalt psikologlarının içebakışçı psikolojiye karşı çıkışı, görüldüğü gibi, behavioristlerin karşı çıkışından farklı bir gerekçeye dayanır. Gestalt psikologlarının bilinç kavramına ve bilinç olaylarını konu etmeye bir itirazı yoktu. Ancak onlar, bilinç içeriklerinin, bütünsel biçimleriyle doğrudan yaşanan fenomenler olarak kavranmasını istiyordu. Onlara göre, bilinç içerikleri analiz edilerek anlaşılamazdı. Bilinçte yaşanan fenomen, öğelerine ayrıştırıldığı zaman, anlaşılmak istenen içerikten başka şeyler olan birtakım öğeler elde ediliyordu. Gestaltçıların deyişiyle, bütün, kendini oluşturan  parçaların toplamından fazla bir şeydi. Fazla olan şeye Gestaltçılar, Gestaltqualitaet (bütünlük niteliği) dediler. Algılanan formu karakterize eden şey, öğelerin neler olduğu değil, öğeler arasındaki ilişkilerdir. Algılanan şeyin kendine özgü yapısı, ne algılanacağını belirler.
Wolfgang Köhler ve Kurt Koffka gibi Gestalt psikologları daha sonra behaviorizme de aynı nedenle karşı çıktı. Uyaran-tepki anlayışının bütünselliğin ve yapılanmanın önemini  görmezden geldiğine işaret edildi. Belirli bir uyaran, içinde bulunduğu algısal yapıya ve bütünsel ortama göre anlam kazanırdı. Belirli uyarana yapıldığı düşünülen belirli bir tepki, nasıl bir ilişkiler ağı içinde ortaya çıktığına göre işlev kazanırdı. Böylece Gestalt psikolojisi, ister bilinçte olsun ister davranış planında olsun bütünlük faktörünü ve yapılanmayı dikkate almayan parçacı, analizci bir yaklaşıma aynı derecede karşı çıkıyordu. Onlara göre behaviorist yaklaşımın objektifliği yanıltıcı idi. Çünkü psikolojik olayda gerçek, dışarıdaki olayı kavrayan süjenin zihninde yaşanan fenomenal deneyim idi.

Behaviorizm çizgisindeki gelişmeler
Wundt, 1920’de öldü. Wundt’un yanında doktora yapan ve onun en sıkı takipçisi olan İngiliz Edward Titchener 1892’de Cornell Üniversitesi’ne gitti. Titchener 1927’de ölünceye kadar Cornell’de kaldı. Duyumlar ve dikkat üzerinde çalışan Titchener orada saygı görmekle birlikte Amerikan psikolojisine ısınamadı. Behaviorizmi kendi psikolojik anlayışına tümden yabancı buluyordu.
İkinci Dünya Savaşı’ndan önceki yıllarda çeşitli branşlardaki birçok bilim adamı Almanya’yı terk etmek zorunda kaldı. Onların arasında Gestalt psikolojisinin kurucuları Max  Wertheimer, Wolfgang Köhler ve Kurt Koffka da vardı. Bu bilim adamları, göçtükleri Amerika Birleşik Devletleri’nde çalışmalarını sürdürdülerse de onların çalışmaları, behaviorizm etkisindeki Amerikan psikolojisinde ilginç bir adacık olmaktan öteye gitmedi.
Behavioristler, Rus fizyoloğu Ivan Pavlov’un 1902’den beri araştırmakta olduğu koşullu refleks olgusunu davranışın prototipi olarak gördü. Pavlov, sindirim fizyolojisi üzerinde çalışırken, kendisinin “ruhsal” salya salgılama dediği bir olay dikkatini çekti. Köpek, kendisine yiyecek verilmesi öncesinde karşılaşmakta olduğu uyarana, daha yiyecek ağzına girmeden salya salgılıyordu. Bu ruhsal salgıyı, örneğin yiyecek kabının konulması ya da normal olarak hayvana yiyecek veren bakıcının görünmesi, hatta bakıcının yaklaştığının işareti olan ayak sesleri başlatabilirdi. Pavlov 1936’da ölünceye kadar sistematik deneylerle, koşullu refleksin kurulmasını etkileyen faktörleri araştırdı.  Pavlov’un araştırmalarından etkilenen ve bu araştırmalarda objektif bir psikoloji biliminin kurulması için bir ümit ışığı gören behavioristler, bütün davranışların çeşitli derecelerde karmaşıklaşmış koşullu refleks kombinasyonları olduğunu tasarımladılar.
Koşullu refleks objektif olarak gözlenebilir bir olguydu. Üstelik psikolojinin arka planındaki  ampirizm ve çağrışımcılık  (associationism) felsefesine de uygun düştüğü için zihinler koşullu refleksi kabul etmeye hazırlıklıydı. Zihnin bütün içeriğinin duyu verilerinden oluştuğunu söyleyen ampirist felsefeye göre, fikirler ya da hayaller duyumların zihindeki sönük kopyalarıydı. Zihin hayatı, basit fikirlerin zamanda ve uzamda yakınlık, benzerlik, zıtlık gibi ilişkilerle bir araya gelmesinden oluşuyordu. Bağlantıya girmiş fikirlerden biri zihinde yeniden canlanırsa, öbürü de kendiliğinden canlanıyordu. Fikirler ya da hayaller arasında bu biçimde kurulmuş bağlantılara çağrışım dendi. Koşullu refleks, felsefedeki çağrışımcılık görüşünü objektif plana taşıyan bir davranış mekanizması olarak behavioristler tarafından hemen benimsendi. Ampirist felsefenin zihindeki fikirler arasında kurulduğunu kabul ettiği bağlantı, koşullu reflekste,  başlangıçta nötr olan bir uyaran ile refleks arasında belirli koşullara bağlı olarak kuruluyordu. Böylece, zihinden ve bilinçten hiç söz etmeksizin bütün davranışların yapı taşı sayılan koşullu refleksin kuruluşunu, objektif gözlem planında saptamak mümkündü.
Artık düşüncelerin, duyguların ve isteklerin, kısacası zihinsel süreçlerin davranışları belirlemediği açıkça söylenebilirdi. Davranışlar koşullanmanın ürünüydü. İnsan bir canlı organizma olarak biyolojik bir makineydi ve onun davranışını anlamak için bilinç kavramına başvurmak gereksizdi. İnsanlar bilinçle hareket etmiyordu; uyaranlara reaksiyon yapıyordu.
Behaviorizmin ortaya çıkışında, Charles Darwin’in evrim teorisinin de etkisi oldu.
Evrim teorisi canlıların çevreye uyum problemini ön plana çıkardı. Beden yapıları ve davranış donanımları değişen çevre koşullarına uymayanlar hayatta kalamıyor ve üreme şansı bulamıyor, sonuçta onların türleri  yok oluyordu; uygun olanlar hayatta kalma ve kendi aralarında üreme şansı buldukları için gittikçe daha iyi uyum sağlayacak beden yapısı ve davranış özellikleri kuvvetleniyordu. İnsanın da başka canlılar gibi bir organizma olduğunu düşündüren ve canlılar dünyasını bir bütün olarak görme eğiliminde olan evrimsel bakış açısı, hayvan davranışlarının incelenmesine ilgi uyandırdığı gibi beden yapısı ve davranış özellikleriyle çevreye uyum sağlamış olan insanı da objektif olarak inceleme gereğini ortaya koydu.
Edward Lee Thorndike Columbia Üniversitesi’nde 1898’de “Hayvanların Zekâsı: hayvanlarda çağrışımsal süreçlerin deneysel incelenmesi” başlıklı bir doktora tezi hazırladı. Kedilerle yaptığı deneyleri değerlendiren Thorndike, öğrenmenin deneme ve yanılma biçiminde olduğunu, herhangi bir plan ya da öngörü olmadan başarıya rastlantı ile ulaşıldığını, başarıya ulaştıran eylemin sonraki denemelerde tekrarlanma eğilimi gösterdiğini, doğru tepkinin yapılma olasılığının giderek arttığını ve ortaya çıkma süresinin gittikçe kısaldığını ortaya koydu. Thorndike, Britanyalı çağrışımcı filozofların geleneğine uyarak uyaranlar ile tepkiler arasındaki çağrışımsal bağların  kurulmasından söz ettiyse de, öğrenmenin gidişini gözlenebilir tepkilerdeki değişimle göstermesi, öğrenme sürecinin açıklanmasında bilinç kavramına başvurmayı gereksizleştirdi. Thorndike, öğrenmeyi, sonuç yasasına (law of effect )dayandırdı: Tatmin edici bir durumla sonuçlanan tepkiler yerleşir; hoşlanılmayan bir durumla sonuçlanan tepkiler kaybolur.
   Thorndike’ın öğrenme ile ilgili çalışması, psikolojinin, zihinsel süreçler ve bilinç yönelişinden uzaklaştırma yolunda etkili oldu.  Amerika Birleşik Devletlerinde William James, John Dewey ve James Rowland Angell’ın fikirleriyle etkili bir akım olarak gelişmekte olan  fonksiyonalist (işlevci)  yöneliş davranışın uyum sağlamadaki işlevsel önemini vurguluyor fakat  zihni, çevre ile organizmanın ihtiyaçları arasında aracı bir konumda görüyordu.  Thorndike’ın  bilinç ya da zihinsel süreçlere başvurmadan öğrenmeyi açıklaması, içebakışçı psikolojinin sübjektifliğine isyan eden  behaviorist harekete de dayanak oldu.
   Watson, kişisel nedenlerle 1920’de akademik hayattan kopmak zorunda kaldı. Fakat davranışçı yöneliş  ivme kazanmıştı ve psikoloji artık eskisi gibi olamazdı. 1930’lu ve 1940’lı yıllarda behaviorist çizgideki gelişmeler  Edward Guthrie, Clark Hull ve B. F. Skinner’in sistematik çalışmalarıyla oldu. Guthrie, behaviorizmin kurucusu Watson gibi pekiştirme prensibine hiç ağırlık vermedi. Watson’ın belli bir uyarana en son yapılan tepki(recency)  ve en sık yapılan tepki(frequency) prensiplerinden yalnızca en son yapılan tepki prensibini, öğrenmenin anlaşılması için yeterli gördü.
   Hull, Newton’ın Principia’sını model alarak kendi deyişiyle hypothetico-deductive bir teori kurmaya girişti. Davranışı açıklamak üzere daha baştan postülalar koydu ve onlardan teoremler çıkardı. Euklid’i andıran bu çalışma biçimi geometriye uygun olsa bile ampirik bir bilimin izleyeceği yol değildi. Newton, adı geçen eseri kaleme alırken, bütün keşiflerini yapmıştı. Eserin yazılış biçimi, Newton’ın keşiflerini yapış yolunu yansıtmıyordu; yalnızca didaktik amaca hizmet ediyordu. Hull’ın  sisteminde davranış birimi alışkanlıktı (habit). Hull alışkanlıkların yerleşmesinde tekrara ve  pekiştirme (reinforcement) kavramına ağırlık verdi.  Hull, ampirik verilerin izin vereceği sınırları çok aşan postülasyonlardan detaylı kantitatif kestirimler yaptı. Kestirimler yanlış çıktıkça, kurduğu davranış sistemini kurtarmak için ona yeni postülalar eklemek zorunda kaldı. Bir teorinin görevi, verilerdeki karmaşıklığı basite indirgemek iken Hull’ın ad hoc eklemeleriyle teorisi gittikçe karmaşıklaştı ve  tutarsız görünmeye başladı.
   Bununla birlikte Hull, kişiliği, çalışkanlığı ve yetiştirdiği sayısız doktora öğrencileri ile Amerika’nın hemen  her üniversitesine uzanan bir etkileme gücü kazandı. Ortaya koyduğu muazzam teorik sistem, aynı fikirde olmayan her psikoloğa, yanlışlaması için bir meydan okuma anlamına geliyordu. Sonuçta Hull, 1952’de ölümüne kadar psikolojinin merkezinde kaldı.
   Hull’ın ölümünden sonra Skinner  daha etkili olmaya başladı. Doktorasını yapmak için 1929’da Harvard’a geldikten bir süre sonra bütün davranışların refleks temeline dayandırılmasından rahatsız olmaya başladı. Ona göre sadece çevreye tepki yapıldığını düşünmek doğru değildi. Davranışlar, sonuçlar doğurmak için çevrede yapılan etkinliklerdi. Skinner, “uyarana tepki” kavramından  “davranışın etkinliği” (operant davranış) kavramına kaydı. Ona göre çoğu davranışlar,  operant koşullanma ürünüydü.
   Skinner davranışın biçimlenmesinden (shaping) söz etti. Sonuçları (ödül ve cezaları) kontrol altında tutarak davranışlar istenilen biçime sokulabilirdi. Normal yaşayışlarında insanların davranışları, doğan sonuçlarla biçimlenir. Buna rağmen insanlar özgür olduklarını düşünmekten hoşlanır. Oysa, Skinner’e göre, herkesin davranışları, geçmişinde  ve çevresinde olanlarla biçimlenir. Skinner, laboratuarında farelerin ve güvercinlerin operant davranışlarını etkileyen faktörleri sistemli kayıtlar tutarak inceledi.
   Bütün kişilik özelliklerinin, sosyal hayatın ve anormal davranışların oluşumunun
operant çerçevede açıklanabileceği iddiasında olan Skinner, dilin öğrenilmesini de Verbal Behavior adlı kitabında operant koşullanma ile açıklama girişiminde bulundu.
   
Sherrigton :
“Sinir Sisteminin Bütünleyici Etkinliği”
(Integrative Action of the Nervous System)
   İngiliz fizyoloğu Charles  Sherrington’ın  beyinle bağlantısı kesilmiş spinal hayvanlarda yaptığı araştırmalar, hem spinal reflekslerin karmaşıklığını hem de beyin merkezlerinin o refleksler üzerindeki kontrolünü ortaya koydu. Beynin bütünleştirici etkinliğinin kanıtları elde edildi. Sherrington, interoseptörler, eksteroseptörler ve proprioseptörler arasındaki artık klasikleşmiş ayrımı yaptı. Bu üç türlü reseptör, bütünsel organik süreçlerin işleyişinde gerekli bilgileri toplama yerlerine göre ayırt edilmiştir. Sherrington anatomik-fizyolojik temel ile dışarıdan gözlenebilen davranışlar arasındaki sürekliliği vurgulayarak davranış örgülerinde ortaya çıkan yeni oluşumları açıkladı. İki olgu düzeyi arasındaki sürekliliği gerçekleştiren sinir sisteminin bütünleyici etkinliğidir.
   Uzaktan bilgi toplayan reseptörlerin sağladığı işlevsel avantaj, organizmanın, algısal etkinlik içinde kendine özgü bir uzamsal-zamansal ilişkiler örgüsü kurmasıdır. Bu durum, görmede, işitmede, koku almada ve daha  az bir derecede mekanik ve termal reseptörlerde reseptörlerde gözlenebilir. Uzaktan reseptörler, bir uyaran kaynağı ile vücut yüzeyi arasında doğrudan bir fiziksel temas olmadan canlının çevresine ilişkin bilgi toplamasını sağlar. Temasa gelmeden bilgi alarak tepkileri hazırlamanın hayatta kalma açısından önemi açıktır. Eğer yiyecek ancak tadarak ve düşman ancak mekanik temasa gelerek keşfedilseydi organizmanın olumlu ve olumsuz nitelikteki biyolojik önem taşıyan uyaranlara önceden hazırlıklı olması imkânsızlaşırdı. Bu da sübjektif uzamsal-zamansal ilişkiler örgüsünü yok ederdi. Bunun anlamı,  bazı ilkel organizmalarda olduğu gibi canlının  bağımsızlığının iyice sınırlanmasıdır.  Sherrington’ın çalışmalarında beynin çeşitli kanallardan gelen bilgileri bütünleştiren ve tepkileri kararlaştıran karmaşık yapısı belirginleşmiştir.

K. S. Lashley: Beyin ve Davranış
Watson ile bir süre birlikte çalışmış olan Karl Lashley davranışın nörolojik temeline ilgi duydu. Beyin hasarlarının etkisini araştırmak için hayvanlar üzerinde deneysel operasyonlar yaptı. Çalışmaları onu, Watson’ın reflekslere ve koşullu reflekslere dayanan anlayışının ötesinde daha karmaşık bir sinirsel organizasyon anlayışına götürdü. Bu anlayışla Lashley, davranışların uyaranlara doğrudan tepki olarak değil, beyindeki karmaşık süreçlerle yapılan bir planlamayla ortaya çıktığı görüşüne kaydı. Müzik performansı, çeşitli sporlardaki becerili davranışlar ve dilin kullanılması ve anlaşılması, ona göre basit koşullanma işlemleriyle açıklanamayacak bir dizisel bağlanma, koordinasyon, planlama ve zamanlama içeriyordu. Lashley, varmak zorunda kaldığı bu görüşlerle, beyindeki organizasyonu ve zihinsel süreçleri by-pass ederek doğrudan uyaran tepki bağlantılarıyla davranışları kestirmeyi ve yönetmeyi  hedefleyen  radikal behaviorizmden uzaklaştı.
   

E. C. Tolman: Bilişsel harita ve davranış
Behaviorist hareket içinde çalışmaya başlayan fakat zamanla değişik görüşe vararak o hareketin kenarında duran Edward Tolman, 1932’de yayınladığı Purposive Behavior in Animals and Men (Hayvanlarda ve İnsanlarda Amaçlı Davranışlar) adlı kitabında  insan ve hayvanların, davranışlarını bir amaca göre oluşturduğunu ve öğrenmenin temelinde davranışın yapılacağı çevreyi tanımanın bulunduğunu ileri sürdü. Organizmaların uyaranlara tepkiler yapmaktan çok içinde bulundukları ortamı tanımaya çalıştıklarını ve bir hedef konulunca o hedefe ulaştıracak tepkileri yapmak üzere uyaranların birbirine göre konumlarına ilişkin bilgiye dayanarak hedefe ulaştıracak tepkileri yaptıklarını söyledi. Tolman farenin labirenti öğrenmesini açıklarken beyinde bir  “bilişsel harita” (cognitive map) oluştuğunu ileri sürdü ve aynı mecazlı anlatımı sürdürerek uyaranların birer işaret levhası görevini yaptığını vurguladı. Yiyecek konulmayan bir labirentte birkaç gün serbestçe dolaşmasına izin verilen fareler, labirentin hedef kutusuna yiyecek konunca baştan beri hedef kutusunda yiyecek bulan farelerin öğrenme düzeyine kısa sürede yetişecek biçimde çıkmaz yollara girmekten sakınabilmişlerdir. Tolman’a göre bu sonuç, yiyecek konmadan önce de farelerin labirentteki topografik ilişkileri bir ölçüde öğrendiklerini ve hedef konunca bu bilgilerini performansa yansıttıklarını gösterir. Algısal ilişkilerin öğrenmenin temelinde olması bakımından Tolman ile Gestalt psikolojisi arasında bağlantı kuranlar olmuştur.

Bartlett’in Şema Kavramı
İlişkileri ve bütünsel durumun etkilerini ön plana çıkaran bir başka önemli psikolog da Frederic Bartlett’tir. Bu İngiliz psikolog, 1932’de yayınlanan Remembering (Hatırlama) adlı deneysel araştırma monografisinde, algılama ve hatırlamada organizasyonun rolünü ön plana çıkartmıştır. Gestalt psikologları gibi organizasyona önem veren Bartlett, organizasyonun oluşumunda bireyin geçmiş deneyimleri ile mizacının ve algı malzemesine takındığı tavrın etkisini vurgulamıştır. Gestalt psikologları, algı alanının  doğuştan faktörlere dayanan yapılanması üzerinde durmuştu.
Bartlett, İngiliz nöroloğu Henry Head’in, kişinin kendi beden pozisyonlarını ve hareketlerini algılarken ve hareketleri, bedenin içinde bulunduğu pozisyondan ve önceki hareketlerin devamı olarak başlatırken beynin izole pozisyonlar ve hareketlerle iş görmediğini, her bir andaki hareketin, önceki pozisyonların ve hareketlerin beyinde temsil edilen şemasına dayandığını ileri sürmüştü. Şema, her yeni hareket ve pozisyonla değişikliğe uğrar. Bartlett, Head’in şema kavramını, hafızada  tutma ve hatırlama sürecine uygulamıştır. Bu kavramla, algı malzemesinin algıdaki yapılanışını ve daha sonra hatırlanma biçimini belirleyen organizasyon kurallarını formüle etmeye çalışmıştır.
   Kısaca ifade edilirse, şema, geçmiş deneyimlerin topluca şimdiyi etkilemesidir. Belirtmek gerekir ki Bartlett, Head’den yararlanırken  şemanın zaman boyutundaki oluşum biçiminde değişiklik yapmıştır. Bartlett’te geçmiş, Head’in şema kavramında olduğu gibi zaman sırasına göre değil, kapsadığı içeriklerin birbiriyle türlü yollardan ilişkilerine göre organize olmuştur. Yeni gelen algı içeriği, bu yüzden, geçmişte belirlenmiş sabit sıralı reaksiyonlar için ipucu olmak yerine, organize olmuş geçmiş tepkilerin o andaki durumla ilişkili kısmına doğrudan bağlanır. Bartlett’in görüşünde insan, detayları birleştirerek algının bütününe varmaz; bütünün genel izleniminden hareket ederek ilgili şemaya göre ve o anda takınmış olduğu tavrı haklı gösterecek biçimde  olası detayları kurar. Özellikle gösterim süresi çok kısıtlıysa bu durum daha da belirginleşir. Belli bir durumda algı alanının bir kısmı algılanır; açık kalan yerler benzer durumlardaki geçmiş deneyimlere göre, yani zihinde var olan uygun bir şema ile bağdaşan biçimde doldurulur.
   Bartlett’in algı ve hatırlamanın şema güdümünde olması fikri, onun psikolojik süreçleri biyolojik işlevler olarak görme yaklaşımıyla ilgilidir. Ona göre algı, belirli ipuçlarına dayanarak dışımızda olanı zihnimizde kurmadır; duyusal ipuçlarını olduğu gibi saptamak ve birbirine eklemek değildir. Algılama, bir anlam verme çabasıdır. Yani insan, duyu verilerine değil, onların temsil ettiği gerçek çevreye uyum sağlamaya çalışır. Hatırlama da geçmişte olanların sonraki bir zamanda aynı içerikle ve aynı sırada canlandırılması değildir. Canlı bir organizma olarak insan, tepkilerini değişken bir çevrede oluşturmak zorundadır. Belli bir andaki koşullara en uygun tepkileri oluşturmak için geçmiş deneyimleri aynen hatırlamak insanın işine yaramaz; hatta zararlı bile olur. Bunun yerine, insan, hafıza  içeriğinin ilgili kısımlarını seçerek ve  o andaki duruma adapte ederek kullanmak ihtiyacındadır. İşte hatırlama, bu ihtiyacın gereklerine göre yapılan bir kurgudur. Bartlett’in şema kavramı ve hafıza sürecini algı, imaj, muhakeme gibi süreçlerle ilişkiye getiren yaklaşımı tıpkı Jean Piaget’nin kognitif gelişme ile ilgili araştırmaları gibi Amerikan psikolojisinde 1960’lara kadar bir yankı bulmadı.
   
Jean Piaget: épistemologie génétique
Piaget çocuk yaştan biyolojiye ilgi duymuş ve 21 yaşından önce yumuşakçalar üzerinde birçok inceleme yazısı yayınlamıştı. Çocukların zihin gelişimini incelemekle birlikte o bir çocuk psikolojisi yapmıyor, kendi kullandığı terimle, épistemologie génétique yapıyor, yani insan zihninin yapısal niteliklerinin gelişim sürecini ortaya çıkarmaya çalışıyordu. Biyolojik çerçevede insan zihninin mantıksal yapılarının kuruluş sürecini saptamayı amaçladı. Bu amaçla çocuklarda kavram ve dil gelişimini, çocukların objelerle etkileşimini ve çocukların sembolleri zihinlerinde düşünme aletleri olarak kullanmalarını araştırdı. Piaget’nin gözünde insanın biyolojik gelişimi aynı zamanda bilginin yapılanmasıdır. Birey doğumdan başlayarak gelişirken bilgi yapılarını kurar; bilgi yapılarını kurarken gelişir. Yalnız organların büyümesi ve gelişmesi değil, bilgi yapılarının kurulması da bireyin ihtiyaçları ile çevre arasındaki dengenin sürdürülmesi bakımından gereklidir. Kişi, bilme objesiyle temasa geldiği zaman var olan bilgi yapısı yetersiz kalıyorsa o yapı yeni gerçeği de kapsayacak biçimde değişmek zorundadır. Böylece Piaget zihinsel gelişimi, gerçeği kavrayan ve gerçeğe ayarlanan mantıksal yapının kurulması olarak tasarımlar. Burada göz önünde tutulması gereken nokta, gerçeği kavramanın bir zihinsel kurgu olmasıdır. Piaget’nin gerçeği keşfetmekten değil, gerçeği kurmaktan söz etmesi, onun felsefe ve psikoloji yaklaşımını gösteren bilinçli bir seçimdir. Gelişme, gerçeğin gittikçe daha iyi kopyalarını çıkaracak araçların sağlanması gibi tasarımlanmamalıdır. Burada Piaget’nin épistémologie génétique yaklaşımla sorduğu birbiriyle bağlantılı iki soru vardır: “Bilgi nedir?” sorusu epistemolojik bir sorudur; “Bilgiye nasıl ulaşılıyor?” sorusu psikolojik bir sorudur. Bilgi soyut mantıksal bir çerçevede betimlenebilir; ama onun ampirik gerçeklik alanında ortaya çıkışını anlamak söz konusuysa, insan bilgilerinin kökü biyolojidedir ve bilgi bir  gelişim süreci içinde kurulur.
Piaget, zekânın başlangıcını harekette görür. Bir canlı varlık olarak yeni doğan bebek birtakım hareketler yapar. Bebekte hem belli özellikteki uyaranlara otomatik olarak yapılan doğuştan gelme refleksler hem de canlılığın doğal enerjisiyle kendiliğinden yapılan rastgele hareketler vardır. Refleksler ve rastgele hareketler, bebeğin dünyayı tanıması için doğal bir işbirliği içindedir. Rastgele yaptığı hareketlerle parmağını ağzına götüren bebekte emme refleksi harekete geçer. Bebek, parmağı ağza götürme hareketini tekrarladığı zaman artık duyusal-hareketsel bir şema kurulur. Piaget’nin dilinde “şema” bir bilgi yapısıdır. Burada bebeğin dünyayı tanımasına aracılık eden bir yapılanma vardır. Bebek hayatta kalmak için annesinin sütünü emmek zorundadır. Yeni doğmuş bebeğin birtakım refleksleri varsa  da dünyaya ilişkin bilgisi yoktur. Anne memesi nedir bilmez. Fakat bebeğin ağzı annenin meme ucu ile temasa getirilirse emme refleksi harekete geçer. Bu deneyimden sonra bebek acıktığında yalnızca ağlamaz; aynı zamanda ağzıyla annenin meme ucunu arar. Bebeğin “zihninde” bir şema oluşmuştur. O şema bebeğin eylemlerine kılavuzluk eder.  Rastgele hareketlerin, duyumların ve bir refleksin içinden  bir bilgi yapısı ortaya çıkmıştır. Görüldüğü gibi “bilgi yapısı” Piaget’de bireyin dünya ile etkileşimini yönlendiren bir zihinsel oluşumdur. Bilinçli soyut sembolik bir bilgi yapısı nasıl dünyayı tanımaya, zihinde temsil etmeye ve eylemlere kılavuzluk etmeye yarıyorsa duyusal hareketsel şema da başka bir yoldan aynı işe yarar. Soyut sembolik düşünme ve refleksif duyu-hareket şeması bilim adamının analizci yaklaşımıyla ve kategorilere ayırma  eğilimiyle kavramsal olarak ayırt edilse bile biyolojik sistemin amacı ve işleyişi bakımından onlar bütünleyici işlevlerdir. Biyolojik sistemin bütünselliğini, onun dış dünya ile bağlantısını göz önünde tutarak genişletebiliriz. Refleksif duyu-hareket şemaları sembolik düşünme işlemleriyle nasıl bütünsel bir sistem oluşturuyorsa, bütünüyle biyolojik sistem de fizyolojik düzeyde fiziksel-kimyasal alışverişler ve psikolojik düzeyde deneyimler aracılığıyla  dış dünya ile bağlantı içindedir. Dış dünya ve biyolojik organizma bütünsel bir sistemdir. Fiziksel-kimyasal ve deneyimsel bağlantı koparsa biyolojik organizmanın bütünsel sistemi çöker.
 Piaget’ye göre her canlı türünde olduğu gibi insanda da  dış uyaranlara tepki biçimini belirleyen bir iç organizasyon vardır. Birey, dışarıdan gelen etkileri iç organizasyonla bilgi yapılarına dönüştürür.  Temel biyolojik yapının sınırları ve imkânları çerçevesinde birey, dış dünyayı bilgi yapılarıyla algılar ve tepkilerini o bilgi yapıları kılavuzluğunda ayarlar. Dış dünyanın olayları bilgi yapılarına katılır. Piaget, sistemin bu işlevine özümleme(assimilation) der. Olaylar, var olan bilgi yapılarıyla özümlenemediği zaman  bilgi yapılarının olaylarla bağdaşacak biçimde değişmesi gerekir. Piaget,  bu işleve de ayarlanma(accomodation) der. Duruma göre biri ya da öbürü etkin olan bu iki değişmez işlev, bireyin gelişim süreci boyunca değişebilir bilgi yapılarını kurar.
Bilgi yapılarının zamanla değişmesi dengelenme sürecidir. Bilgi yapısı, dış dünyanın olaylarını yorumlamada ve eylemleri kararlaştırmada yetersiz kaldığı zaman bilgi yapısının dış dünya ile dengesi bozulur. Bu durumda birey, yeni bilgiyi alır ve bilgi yapılarını ona göre yeniden düzenler. Piaget’nin görüşünü behaviorist yaklaşımdan ayırt eden en önemli nokta bireyin pasif bir alıcı olmamasıdır. Fiziksel uyaranlar bireyi yönetmez ve onun tepkilerini doğrudan biçimlendirmez. Birey dışarıdaki olayları ve cisimleri var olan bilgi yapılarıyla yorumlar; dışarıdaki olayların ve cisimlerin özelliklerine göre gerektiğinde bilgi yapılarını yeniden düzenler. Bilgi yapılarının yeniden düzenlenmesi koşulların gerektirmesiyle hayat boyu sürer. Dış dünya ile dengenin bozulması ve yeniden kurulması sürüp giderken zihinsel gelişme aşamalar gösterir. Bu aşamalarda bireyin kendi eylemlerini biçimlendirici aktif rolü vardır. Birey dış dünyayı yorumlar; yorumlama düzeyinin niteliksel farkına göre aşamalar belirlenir. Aşamalardan her birinde, dış dünya olaylarına bireyin farklı bir eylem biçimi ortaya çıkar.
Piaget’nin düşünceleri ampirik gözlemlere ve deneylere dayanır. Onun sistemi, bir  çocuk psikolojisi değil, felsefedeki “insan bilgilerinin kaynağı” problemini ampirik planda araştırma girişimidir. Problemin çözümü, biyolojik temel üzerinde psikolojik süreçleri tasarımlayan kavramlarla bir épistémoloji génétique (bilginin doğuşunu ve gelişimini saptama) biçimindedir. Bu nedenle Piaget, bilgilerin içeriği ile değil, bilgi yapılarının niteliği ve oluşum süreci ile ilgilenir. İçerik, süreçleri saptarken araştırmacının incelediği malzemelerdir. Piaget’nin, insan bireyinde hayatın başlangıcından itibaren bilgi yapılarının niteliğinin değişme evrelerini (duyusal-hareketsel zekâ evresi,  preoperasyonel evre, somut operasyonlar  evresi, formel operasyonlar evresi) saptama amacı açısından önemli nokta, belirli yaşlarda neler yapıldığı değil, değişik bilgi yapıları kurmanın sırasıdır. Sonraki bilgi kurma biçimleri öncekilerin içinden gelişir. Bu evrelerin gözüktüğü yaşlar bireyler arasında farklı olabilir. Değişmeyen sadece sıralı gidiş ve somuta bağımlılığın gittikçe azalmasıdır.  Refleksif duyu-hareket şemalarından sonra objelerin yokluklarında bile onları düşünmenin olduğu fakat onlarla herhangi bir işlem yürütecek kurallar sisteminin olmadığı bir evreye girilir. Sonra algıların güdümündeki somut işlemler evresine ve sonunda soyut sembolik işlemlerle yürütülen düşünme evresine erişilir.

PDR forum.net

BİLİŞSEL PSİKOLOJİ
« : Mayıs 13, 2008, 08:06:13 ÖS »

 


Facebook Comments